12 Temmuz 2018, Perşembe
saat: 13:06


Temmuz’un ortasında bu kazanlardan hışımla dökülen kızgın yağlar yağmur, tatlı bir serinlik vermiyordu. Tatlı hiçbir his vermiyordu. Grinin en öldürücü tonlarında, unuttuklarımı, ertelediklerimi bir neşter gibi, içimden çıkarıyor, tuhaf nemli, üzerinde hala damlaların ilk hali duran bir torbayı durmaksızın tekrar tekrar giymek zorunda bırakılıyordum.
Aslında hiç tam olarak kaldırmadığım kışlıklarımı yatağın altından çıkardım.
Bugün perşembeydi ama ben sonsuz bir Çarşamba gibi yaşamış ve bir gün eksik başlamıştım yapacaklarıma.
Yapacaklarımın hangisi yapmak istediklerimdi bilmiyorum. Birçoğu yapmak istemediklerimdi sanırım.
Evladımı bu yağmurda devlete bıraktım. Yağmurdan kaçırmaya çalışan anneler ya göçmen ya uyumsuz olarak adlandırılıyor. Ama yağmur botu küçük geliyordu. Yenisini almamıştım, bugün yağmur yağmayacaktı. Bugün 4 kilometre yürümeyeceklerdi. O küçük yağmur botlarıyla beni en acılı şekilde temsil ediyor şimdi. Yağmurda çocuğunu bir kalp ağrısıyla bırakan anneler ise göçmen ve zaman zaman uyumlu olarak adlandırılıyor.

Kamera, tripod, mp3ümden yaptığım yaka mikrofonu, pat diye şaklattığım klaket eller. Eller eller eller.
Sorular? Hı hı lar.
3 gibi ayrı yaşadığım kimseler var. Bunlarla bir arada yaşamanın hiçbir barışçıl yolu yok.
Herkesin gitmesini, hiç yoktan kendimin gitmesini arzuluyorum. Bundan korkuyorum. Saklanmam gerekiyor. Biri gelince öbürünü saklamak. Saklamak istemiyorum. Hep bir yerden fışkırıyor. Hep bir yerden huysuzlanıyor. Hırlaması hep çok yüksek, tatmini sessiz ve gıcık. Olmuyor.
Sorumluluğumun büyüklüğünden dehşete kapıldığım, bensiz daha iyi olacaklar mı sorusu, tembellikten mi, yoksa onları gerçekten düşündüğümden mi soruluyor. Bunun cevabını görmek istemiyorum.


istanbul