|
04 Şubat 2012, Cumartesi
saat: 05:17
nerdeyim? uzaktayım. uzaktayım diyorum. ama neden? bir zamanlar da okyanus derdim. bunu da bilmiyorum. neden? üzerimde bir yük var ki ancak kaybetmekten korktuklarım terk ederse beni hafifler. o zamana kadar ödülüm ve cezam (ki ne farkı vardır bunların birbirinden) uyuyan prensim ve cellâdım bir bedenin iki kolu olacak. beni bir sağa bir sola çekecekler. bir o elde tartılacağım, bir ötekinde. ağırlığımı tartacaklar. kokuma bakacaklar. hangimize daha yakışırsın diyecekler. ölüme mi hayata mı? tamama mı devama mı? gıptayla bakmaktan, bakan yerlerim yoruldu canım. henüz bir kırkikindi bile atlatmamışken nereden geliyor bu yorgunluk. bunu benden başka kim söyleyebilir. inan ki bana, sen değil. ben diyorum ki bir sabah kalktığımda güneşi görmüyordum. orada doğan ve batan bir şey vardı ama benim gördüğüm bir kelimenin arkasında gizlenebilecek bir şey değildi. sonra karıştırdım elimdeki bütün notları. burada dedim, harika zekâmın elverdiği ölçüde alınmış birkaç not olmalı. gördüğüm, göreceğimi öngördüğüm bir şeyler bulunmalı. zamanın akışına direnmeden, saniyeyi saniyeden ne fazla ne az bilip girdiğim bir süreçte alınımş notlardı hepsi hepsi. yabancılık. böyle bir şey. yabancılık çektiğim bir sokaklar, bir caddeler hatırımda kalmış. neredeydim bilmiyordum. ve ondan önce hiç geçmiş miydim o yoldan? hiç görmüş müydüm bir başlangıç noktası. “hadi canım” deyiversin arka sıralardan biri. “biz biliriz, bir hikâye kahramanı kadar olsun direncin yoktur senin anlamların büyüklüklerini kavramaya.. sen küçük hayatlı, küçük akıllı, tipi çapı, yaşı çağı küçük bir kızsın. senin daha vaktin bile olmamıştır büyük bir anlamı gördün mü tanımaya.” ama “canlarım” diyorum ben kendilerine. “ben hiçbir şeyi anlamasam bile, önceden görmedimse bir şeyi, görmemişimdir, bunu bilirim. burada anlaşalım bir kez. ben onu hiç görmedim. ve ona benzer de hiçbir şey görmedim. ve o tatlının, o acının, o nefesin ve o nefessizliğin benzeri hiçbir şey görmedim. benim nefessizliklerim oldu kendime göre, yalan yok. tanrı bilir, sizin de ciğerleriniz yetmezdi o kadar havasızlığa. ama insan bu, birine bakmak verildiyse bir diğerine bakamamak verilmiştir. ve hangi biri diğerinden daha üstün kim bilebilir? ama şimdi dönüp bakmaya bile gerek duymadan söyleyebilirim ki, bunu görmezden gelen, körlüğüne mazeret arıyordur. böyle biline.” velhasıl, notların hepsi yalandır, yakıla. o şarkıların şiirlerin hepsi hikâyedir, gülüne. yolculuk başlayana kadar. çünkü ben yine diyorum ki, bir sabah uyandığımda yağmur yağıyordu. ama orada, üzerime ağan, yüzüme tıpırdayan, bahçedeki kirazlara kötü, yeşilliğe iyi gelecek şey yağmur değildi. ve babil kulelerini kendi bahçesinden başlayarak kurmaya ahdetmiş biri için ne kadar ayrıksı, yabani ve ürkünçtü o yağmur. bilemezdin. bilemezsin. belki o, anlamını sana üsküdar’da on bire yirmi kalalardan birinde bulduracaktır. gül yüzünden öptürecektir o anlam. “ah! beni buldun sonunda” diyecektir. o zamana kadar da şaşkın şaşkın, “gökten su dökülüyor!” diye bağırmana ses etmeyecektir. mecalsizliklerle varılmış bir menzil (ki geeeerçekten bu kelimeyi hiç sevmem!) ve o menzilde gördüğüm yüz bir başka yolun başına koydu beni. ki kendisinin haberi yoktu, menzilden, yoldan, düşe kalka atılmış adımlardan. hatta bir ara bunu kendime uyarlayabilir miyim diye bile düşündüm, yalan değil. dedim ki, ben, bir başkasının yolculuğuna teneffüs zili olabilir miydim? kalbime konmuş mu bu? ya da biri bir yolculuğa çıkacakken benden el alıp, gözlerini gözlerime sürüp diyebilir miydi, “ben koşmaya başlıyorum, sen geliyor musun” diye. bu sorunun cevabı da başka bir tarihe erteleyemeden içimde kayıplara karıştı, sırra kadem bastı. hep bildiğim bir şeyi kendi sorduğum bir soruya nasıl cevap diye verebilirdim söyler misin bana ey kendim? kendinden başka ve kendine bitişik, ama olmazsa kendide kendilik bırakmayacak bir hücreyi, kendinden yontup nasıl besleyebilirsin ey nefsim. diye sorular sorular, hepsi cevapla birlikte sırra kadem bastılar. bu hikâye de böyle işte canlarım. 08.01.2006 16:55 ~ 17:30 | ||
|
|
||