20 Ekim 2014, Pazartesi
saat: 04:26


tertemizim. hayatım şu dakikalarda gözüme guncem'in yazı alanı kadar minimal, basit, beyaz, net bir çerçevede, gayet yeterli, düzenli gözüküyor.

hayatımda kayıp olan yaklaşık 9 10 senelik bir süre var. Aslında şizofren bir anne ve alkolik bir babanın çocuğu olarak 8 yaşımdan beri zaten kayıptım. Bu 9 10 senelik süreye tam anlamıyla kayıp dememeliyim belki de. Belli bir süreç içinde ömrümün toplamına dağılması gereken pek çok yıkımı üst üste yaşadığım, yıkılanları toplamaya çalıştığım, beni şu anki halime getiren bir pişme süresiydi diyebilirim.. Şimdi bu hikayenin ufak bir özetini yazmamın tam zamanı gibi hissediyorum. Zamanın var mı? Biraz uzun olacak..

2004’te babamın cezaevine girmesiyle yaşadığımız ekonomik krizle başladı her şey. 31 Aralık 2003 günü, bir gün sonra 1 Ocak 2004’te her şeyin boka saracağını bilmiyordum.Tam olarak bir gün sonra başlamadı aslında. Babam emekli olmuştu. Emeklilik ikramiyesinin yatması, maaşın bağlanması falan derken haliyle zaman alacaktı sadece. Olsun, kredi kartlarımızla idare ederdik. Ayrıca adam da eşek değildi heralde, ufak bir birikimimiz vardır yani. Ben ikramiyeyle alacağımız evi, sene sonunda gideceğim üniversiteyi, ev parasından kalan miktarla da kendime aldıracağım arabanın peşindeydim.

Aradan birkaç hafta geçtikten sonra bu işte bir terslik olduğunu anladım. Harçlığım 4te1’ine inmişti. (marlboro box üstünden fiyatlandırma yapalım 2004 Martta Marlboro box 3.5 liraydı, 20 lira harçlığım vardı. Yani bugünün parasıyla günlük harçlığım yaklaşık 70 tl. Kredi kartım ve haftasonu harcamalarım hariç) ilk kez 5 lira aldığım o günü ve yaşadığım ilk şoku çok net hatırlıyorum. Ben daha bir şey demeden babam geçiştirici bir tavırla “bugünlük böyle olsun” deyince, sadece “tamam” diyebilmiştim. 5 lira sigara ya da yemeğin birinden vazgeçip, üstüne bir de arkadaşlarla buluşamadan eve erkenden dönmek demekti. “Bugünlük böyle olsun, sıkıntı yok” dedim. 4 senelik kız arkadaşımın buluşma ısrarına durumu eğlenceli bir biçimde anlatıp, güldüğümüzü de hatırlıyorum….

Çok geçmeden durumun hiç de eğlenceli olmadığını eve gelen mahkeme celbiyle anladık. Sayfalar dolusu iddianame, malvarlıklarına ihtiyati tedbir, yargılama …………… bilmediğim bir sürü hukuki terim….. Yaşadığım yıkımın hissettirdiği şey o kadar büyüktü ki… O an hayalini kurduğum her şeyin buhar olduğunu anladığım saniyeydi. Bostancı sahilinde dublex ev, üniversite, araba, para, ortam, arkadaşlar……..

Babam çalıştığı holdingte bir boklar yemişti ve cezasını biz çekecektik. Sadece avukatların listesi yarım sayfaydı. Ortada bir bokluk olduğu babamın kısa süre içinde kilo vermesinden belliydi zaten. Biz bu durumu emeklilik stresine bağlıyorduk. Kısa sürede tanıdık avukatlarla temasa geçildi, hazirandaki ilk duruşma için dava erteleme istendi vs vs vs… Kısa vadede sorunu çözmüştük, evet. Haaa, üniversite yalan oldu tabi. Askerlik yüzünden AÖF’ye kayıt yaptırdım. Ev, araba? Ahahaha. Artık faturalı hattım bile yoktu. Ev telefonu kesik, sadece emekli maaşı ve ablamın yeni girdiği işten aldığı ufak bir maaş. Günlük giderlerin dışında eski faturaların, ödenemeyen kredi kartlarının faizi…. Her geçen gün batağa daha da saplanıyorduk. 8 ekimde gelen iki sivil polis babamı götürünce daha da tatlı bir hal almıştı durumumuz. Şimdi soktuğu bataklıktan bizi çıkarmasını beklediğimiz tek insan da yoktu. Ailenin delikanlısı ben ise 2 sene süreyle evden çıkmamak üzere girdiğim depresyonla mücadele edecektim.

Sittin senelik kız arkadaşımın şımarıklıkları (Saint Joseph ve koç üniversitesi kızımızın karakterini yeterince açıklar herhalde) bir yana, şizofreni hastası olan annem, ailenin bütün derdiyle uğraşan ablamın hali, hayatı tamamen ellerinden yitip gittiğini hisseden bendenizi iyice dibe itiyordu. Neyse o iki senelik süreci anlatmayacağım. (Evin bütün odalarının kapılarını kapatıp salonda bizim olmayan piknik tüpünün üzerinde demlediğimiz çayın çıkan dumanıyla ısındığımız günler çok da önemli değil gerçekten.)


Mayıs 2006.. Babam cezaevinden çıkmış, ben de işe girmiştim. Borçlarımızın çoğunu ödemiş ve yapılandırmıştık. Eve defalarca gelen haciz memurlarına bir şey kaptırmamıştık yani. Ama bir şeyler yanlış gidiyordu, hissedebiliyordum ama anlamlandıramıyordum. Çok da umrumda değildi açıkçası. 2 sene aradan sonra az da olsa rahatlamıştım. Eskisi gibi olmasa da arkadaşlarımla takılabiliyordum. Kız arkadaşımla aramızdaki problemi çözememiştik tabi. Kendisi kontes olduğu için benim babası suçlu bir lise mezunu olarak bir teknoloji marketinde çalışmamı gururuna yediremiyordu. Kim olduğum, karakterim, okuduklarım, dinlediklerim, hayat görüşüm, onu ne kadar çok sevdiğim gibi eskiden dillerden düşmeyen özelliklerim 2 senede teker teker yok olmuştu.

Eylül’ün sonlarına doğru annem artık vazgeçmişti. 2 senedir yaşadıklarını daha fazla kaldıramadı. En son 2002 de tedavi gördükten sonra iyileşti gözüyle baktığımız için şizofreninin altındaki bipolar bozukluğu görememiştik. Ne biz ne de doktorlar. 27 eylül 2006 da ilaçlarını içti. 6 günlük komadan sonra 3 ekimde hayata gözlerini yumdu. Tabi kız arkadaşım teknoloji markette satış danışmanlığı yapan, babası suçlu, annesi intihar eden bir lise mezunu olmamı daha fazla kaldıramayarak 2007’nin hemen başında, ara dönemde mezuniyetini verdikten sonra götüme tekmeyi basmıştı. Bunun da şokuyla hazirana kadar nasıl geldiğimi açıkçası hatırlamıyorum. Günde 60 km yol yapan, 12 saati iş yerinde, 4 saati yolda geçen biri olmam bu zamanları atlatmamda gerçekten yardımcı olmuştu. Hayatımda en güzel kitapları o yolda okudum, en güzel müzikleri o yolda dinledim çünkü..

Haziran da çalıştığı şirkette manager olan ablam terfi aldığımı söyledi. Toplantıdan çıkıp, ayaküstü sigara içmeye inerken asansörde “çalışmak mı istiyorsun, okumak mı? Bunu düşün, cevap ver. Okumak istiyorsan sonuna kadar arkandayım” diye fısıldadı .. Annemin en büyük isteğiydi üniversiteye gittiğimi görmek. Bütün aile okumuştu, ben de okumalıydım. Ona göre yetiştirmişti bizi; ama göremedi… Hiç düşünmedim… “okumak istiyorum” dedim..

Daha fazla uzatmayacağım.. O iki sene bana gerçek dostu, akrabayı, kardeşi, sevgiliyi, parayı, aileyi, anneyi, babayı, evladı, kaybetmeyi, kazanmayı, elde tutmayı, bir çay bir sigarayla mutlu olmayı, cafe koltuklarında uyumayı, arka sokakları, izbe yerleri…….. aslında nasıl bir hiç olduğumuzu, aynı zamanda nasıl bir mucize olduğumuzu öğretti..

Yaralandım tabi, çok derin yaralar aldım. O tarihten bu yana “seviyorum” diyebildiğim bir kızla birlikte olmadım, her kadının “bendeki çıkarını” aradım mesela. Cenazeden beri annemin mezarına gidemedim.. Sözlerim vardı, hepsini tuttum.. hala gidemiyorum. insanlarda samimiyetsizliği ve çıkarcılığı hemen anlıyorum. Yavşak insana tahammül edemiyorum, şekilci ve egolu insanları dövmek istiyorum, ve hala her şeyi geçmişle karşılaştırıyorum. geçmişe bağlı yaşamak ne kadar boktan bilir misin? bilebilirsin..

iyi yönleri de oldu yaşadıklarımın. en önemlisi ise artık herkesin bir hikayesi olduğunu biliyorum mesela. (bir de ah denen şey tutuyor moruk, valla bak. er ya da geç. kimsenin ahını almayın =)) detay vermeme gerek yok )

Bütün bunları yazmama sebep olan şey ise; bugün kendimi ilk defa 31 aralık 2003’teki gibi hissetmemdi. Kendime verdiğim sözlerin pek çoğunu tuttum, hayallerimi bırakmadım ve hala iyi bir insanım.. yani ;



istanbul