|
04 Aralık 2014, Perşembe
saat: 21:22
Bütün suçlarımı, pişmanlıklarımı temizlemek için akıyordu o damlalar sanki bulutların arasından. Normal insanlar yağmurun romantikliği ya da gereksizliği hakkında düşünceleri savururken etrafına, sen de benim gibi izliyorsun şimdi sakince yağan bu yağmuru. Odan karanlık, çok aşağılardan sana ulaşmaya çalışan, o eski ve bakımsız sokak lambasının ışığı sızmaya çalışıyor odana. Camındaki damlaların yansıması yüzünde çok dikkatli bakınca berilmiş oluyor. Vücudun o yumuşacık yatağını düşlerken, kalbin oraya yalnız girmek istemiyor inatla. En azından diyorsun, en azından o eski bakımsız, kimsenin önemsemediği sokak lambasının ışığı girsin yatağına diye düşlüyorsun. O ışığın orada olmadığını bile bile kafanı yatağına doğru çeviriyorsun. Yatağa on üç santim kala başlıyor ışıksızlık. Evet, üşenmeden kalkıp ölçüyorsun bunu. Yorgun olmasan, yatağını on üç santim kaydıracaksın. Yapamıyorsun işte, güçsüzsün. O güce tekrar ulaşman için, ışığın daha çok parlaması gerektiğini biliyorsun. Altı üstü on üç santim diyorsun. Tek nefesini bile almayacak ne de olsa. Bütün gün bacak da çalışmıştın hem. İsteyemiyorsun yine de. Gözlerini dikiyorsun o yatağa. Beynini sıkıyorsun, odaklanmaya çalışıp, dokunmadan sana gelebilmesi için. Tıpkı çocukken gökyüzünde gördüğün ve içinde sen olmadan uzaklara giden uçağın, seni de alıp götürmediği için paramparça etmeyi düşlediğin gibi. Hatırlıyorsun değil mi? O zamanlar daha da inatçıydın. Yaz tatiline girmişti okullar. Denize kavuşmana kırk gün vardı. Tam kırk gün yedi saat. Babana sora sora saatine kadar öğrenmiştin. Tatile gideceğin gün, öğrendiğin matematiğin işe yaradığını anlayacaktın. Ertesi sene de matematik işe yarıyorsa, okul da işe yarıyordur diyecektin ve daha sıkı sarılacaktın öğretilenlere. Bahçeye doğru hızla koşmaya başladın. Daha sekiz yaşındasın halbuki. Bu ne hız böyle? Kırk gün yedi saat derken gözyaşlarına da engel olamıyordun. Babanın her hafta sonu keyifle düzelttiği o bahçenin her noktasında zıpladın, her zıpladığında bir damla bıraktın o ezdiğin çimlerde. Çimleri cansız zannediyordun o zamanlar. Senin gözyaşın ile beslendikleri için seslerini çıkartmamışlardı sana. Onlar da anlamıştı, her güzel şeyin bir bedeli olduğunu. Hoyratça ezip, parçaladın onları. Çiçekleri görünce de ustaca sıyrıldın onlara dokunmadan. Bazen yanında, bazen üstünden, bazen de hiç yaklaşamadan uzaklaştın.Çiçekler de bekledi gözyaşından bir damla ama nafile, kıyamadın onları ezmeye. Kırk gün beş saat kala, sen yorulmuştun artık. Ezdiğin çimlerin üzerine bıraktın kendini. Annenin her gece mecburiyetle yıkadığı, yıkamayı unuttuğu günler de pis pis giydiğin çiçekli, beyaz elbisenle uzandın. Elbisenin ne kadar yeşilleneceğini düşünmüyordun. Bu konuyu düşünmeye başlasan, eminim çimler ne kadar beyaz olacak derdin. Dört dakikada bir üstünden sağa sola giden uçaklara bakıp duruyordun. İçinde sen yoktun ve kızıyordun onlara. Dokuz tane uçak geçtikten sonra, iyice sinirlenmiştin. Onuncu uçağı beklemeye başlamıştın. Onuncu uçak göründüğünde, etraftaki bütün sesleri duymazdan gelip, sadece uçağa odaklandın ve beyin gücü ile o uçağı patlatmak istedin. Gözlerin pörtlemişti, yüzün kıpkırmızı oldu kendini sıkmandan. Beynin burnunda akacak sandın, arada bir burnunu çektin. Patlamadı o uçak. Patlatamadan kayboldu görüşünden. Sen daha da sinirlendin. Sıradaki uçağı patlatmaya kuruldun. Ağlarken tükettiğin bütün enerjin yerine gelmiş gibiydi. O da ufuktan görüldü ve sen yine kendini sıkıp, bütün gücünü uçağın üzerine akıttın. Ve yine hayal kırıklığı... Saatlerce, günlerce bunu yapmıştın o kırk günde. O günler aklına gelip gülümsüyorsun her defasında. Bu tarz şapşallıkları yıllarca yapmaya devam ettiğin aklına geliyor. Eski günleri aramasan da bu günkü mutsuzluklardan rahatsız oluyorsun. Yine de o günler sayesinde gülümsüyorsun işte. Bunu fark eden eski ve bakımsız sokak lambası biraz daha parlamaya başlıyor ve dört santim daha yaklaşıyor yatağına. Saatlerdir o noktaya baktığın için, bu küçük farkı hemen anlıyorsun. Daha da gülümsersen, bu gece yalnız uyumayacağını fark ediyorsun. Kalkıyorsun, yavaşça perdeyi çekiyorsun. Ardından, karanlık ve soğuk yatağın içine usulca kıvrılıp, hafif tebessümle uykuya dalıyorsun. | ||
|
|
||