28 Aralık 2014, Pazar
saat: 11:55


Kadıköy Vol. II

Üçüncü sigaranın ortalarında çaldı telefonum. Baktım, oydu. Aklımda oluşan bütün teoriler kaybolmuş, küçük tebessüme dönüşmüştü telefonu açarken. Metroya bindiğini ve telefonun çekmeyeceğini hesaba katmadığını anlatıyordu, hala onu beklediğimden emin olduktan sonra. Beş dakika sonra yanımda olacağını söyledi ve telefonu kapattı. Çaprazımda bekleyen kadına baktım. Gideceğimi anlamış olacak ki biraz daha umutsuzluk kapladı bedenini.

Hangi yönden geleceğini bilemediğim için, kafam insan algılayan sensöre dönüşmüştü. Küçük adımlarla dans eder gibi yürüyordum Boğa'nın karşısında, üşümemek için. O kalabalığın içinde ne beni bulabilecekti ne de tanıyabilecekti. Yabancı şehirlerde en sevdiğim şey, kimseyi tanımama gerçeğimdi. Bütün maskelerimi çıkarsam dahi kimse farkında olmayacaktı kim olduğumun.

Telefon tekrar çaldı. "Neredesin?" dedi ve anlatmaya çalıştım bilmediğim yerdeki konumumu. Yabancı dili yeni öğrenmiş acemilikte tarif ediyordum etrafımda olanları. Göremiyordum onu, arka fondaki seslerin aynı olduğunu duyabiliyordum sadece. "Tamam, gördüm seni" dedi ve telefonu kapattı. Olduğum yerde kaldım ve kendi eksenimi kaç saniyede dönebildiğimi hesaplar gibi dönüyordum etrafımda. Yine telefon ve yine aynı soru; Neredesin? Aradan geçen tramvay yüzünden beni kaybetmişti ve üç saniye içinde nasıl kaybolduğumu anlatıyordu. Ben gördüm bu sefer onu ve ilerledim yanına. Hala ortadan nasıl kaybolduğumu anlamaya çalışırken, buluşmuştuk sonunda.

Gördüğüm fotoğraflarından daha samimi ve güzeldi. Isınma konuşmaları yaparken, beni nereye götüreceğinin bilincinde atıyorduk adımlarımızı. Buranın acemisiydi o da. Dert etmiyorduk ikimiz de. Ayaklarımız ve rüzgar bize yardım edecekti ne de olsa. Üşümeye yüz tutmuş bedenim yürümemiz ile ayağa kalkmaya çalışıyordu. Ara sokaklarda dolaşırken ruhum Kadıköy'e gittikçe yapışıyordu. Attığım her adımla daha da bütünleşiyordum.

"Geldik." dedi ve kapının önüne dizilmiş masalardan birine attı kendini. Masalar birbirine çok yakındı, dert etmedim. Ben yeşil şişemi isterken, o da başka bir şişe istedi. Yiyecek şeyler de ilave etmiştik ardından. Ben sevdiğim kadını anlatıp durdum, o da sevmeye çalıştığı adamdan bahsediyordu, ben nefeslenirken. Adamın aşkını kendime benzetirken, karşımdaki kadın, kadınıma benzemiyordu. Sevmediği bir adamı "sevmiyorum" diyemiyordu. Kadınımı daha çok sevdim, en azından dürüsttü bana karşı hep.

İçeride sigara içilebildiğini görmemiz için ayaklarımızın iyice soğuğa teslim olmasını bekledik. Hızla kendimizi içeri attık. Çoğu bar gibi oldukça loş ve saatin erken olmasından ötürü üç masa doluydu. Girişin solunda soğuğun esir alamadığı masaya geçtik. Şişelerimiz de yenilendi bu arada. Gelen bira tabağı da berbattı. Yiyemedim. Olsun yine de Kadıköy'deydim. Sağ tarafımızda kalan duvarda dört metreye bir buçuk metre tablo vardı. Leonardo'nun son akşam yemeği tablosunun Anadolu rockçıları versiyonu karşımızdaydı. Resimdeki şarkıcıları tanımlamaya çalışırken, garson kaç tanesini tanıdığımızı merak ediyordu.

Uzun zamandır kendimi bu kadar iyi hissetmiyordum. Kadıköy'de devamlı yaşasam, sürekli görüşmeyi isteyeceğim kadınlardan biri olurdu. Hayatımıza giren insanlardan bahsettik. Parçaladığımızı kalpleri anlattık, üzülmeden. Bizi parçalayanlar için kaldırdık şişelerimizi. Yeşil şişemle hasret de giderdim. Otuz günü geçmişti son sevişmemizden bugüne. En son ne zaman karşımdaki kadına asılmadan, sakince oturup konuştuğumu düşündüm, cevap gelmedi. Bunu yapmadığım, yapmak istemediğim anlamına gelmiyordu elbet. Gerek duymadım sadece. Kadın ile erkeğin arkadaş olabileceğini asla inanmadım. Elbet biri, diğerinin yatakta nasıl olduğunu düşünürdü. İkisinin de düşündüğü zamanların ardındaki sabah pişmanlığının resmi ise paha biçilemezdi.

Telefonu defalarca çaldı, önemsemedi. Adamın çırpınışlarına üzülüyordum ama önemsemiyordum. Ben de oradaydım kısa zaman önce. Zaman oldukça tatlı ilerliyordu. Şişeler de sürekli değişiyordu. Garsonu tanıyordu geçmiş zamandan. Amatörce söylediği kelimeler ile etkilemeye çalışıyordu karşımdaki kadını. Aptalca samimiyet kurma çalışmalarını şişeyi kafasında patlamadan bir tık önceki bakışımdan ve tepkimden anlamış olacak ki bir daha yanaşmadı masamıza. Güzelliğinin farkında ve bunu yıllarca erkekler üzerinde kullanmış bir kadındı. Yaşı bu seviyenin oldukça altında olmasına rağmen, çabuk kavramış olduğunu fark ettim işleyişi.

Kendisinin mutluluğu için kullanıyordu karşısına geçen insanları. Ve bunu neredeyse hiç belli etmeden yapabilmeyi öğrenmişti, ustalaşmıştı. Herkesin fabrika çıkışı becerisinin var olduğuna inanırsak, bu kadının da etkilemekti karşısındaki insanları. Bende işe yaramıyordu tabi bu durum. Üç senede bir kere başıma gelen durumun üstünden kırk gün geçmişti daha. Sadece ben istersem olacak olan durumları yaşayacağım üç senenin başındaydım.

Günün devrilmesine yirmi dakika kala kalkmıştık oturduğumuz yerden. Bilmediğimiz sokaklarda, ulaşacağımız yere gidebileceğimizin bilincinde atıyorduk adımlarımızı. Sokağın birinde sendelemek ile düşmenin arasındayken tuttuğum bedenine iyice yaklaşmıştım. Gözlerimiz arasında on iki santim vardı. Burunlarımızın ise sekiz. "Şimdi seni öpersem, bir daha buraya gelmezsin." dedi ve baktı gözlerimin içine. Onu öpersem veya öpmezsem, hayatımda ne değişecek diye sorguladım. Aklımdan çıkmayan kadının yine çıkmayacağını düşündüm ve öpmeden, girdiği kolumdan aşağı doğru yürümeye devam ettik. Onun için bir daha oraya dönmesem bile, onun öyle düşünmesini istedim sadece.

Sahile indiğimizde ikimizin de ters istikametlere doğru gideceğini anladım. Veda konuşmasından ziyade orta ölçekli sarılma ile yollarımızı ayırmadan taksiye binmesini bekledim. Ardından karanlık tarafa doğru uzaklaşmaya başladım kutsal topraklarımdan, tekrar geri dönemeyeceğimin kaygısıyla.


istanbul
hosting