02 Ocak 2015, Cuma
saat: 00:21


Ben hiçbir zaman iyi bir adam olamadım. Çok denedim olmayı, çok istedim ama olamadım. İnsanın olanakları ile gerçekleştirebildikleri arasında kalan o boşluğun içerisinde düşüp ne iyi ne kötü olan ve ölümden de beter bir yer olan ortalama birisi oldum çıktım. Hayatımın gidişhatına baktığımda da başka türden bir kader beklemek sürrealizmin dik alasıydı belki de. Hiçbir zaman ne en önde ne de en arkada olmayı sevdim ve istedim. Düzen ve başarı arasındaki o çizgide hep hakkımı düzenden yana kullandım ben. Sonra da otobüse veya dolmuşa bindiğinizde aşık olduğunuz o adam yerine o adamın yanında oturan ve görülmeyen, görülmek zorunda kalındığında ise nadiren mutlu eden hayalet gibi birisi oldum.

Bize çocukken hep iyilerin kazandığı, kötülerin kaybettiği öğretildi. Arada kalanlara ne olduğu sorusunu sormadığımız için ortalamalara ne olduğunu bilemedik hiç. He-man, İskeletor’u yendiğinde General’e ne olacağı hiç aklımdan geçmedi. Emekliliğini bekleyen, kralın ssksını ödediğini uman bir devlet memurunu kim niye umursasın ki. Kızı vardı hatta inceden Adam’a yanık… o kızın He-man, She-ra ile takılırken ne hissettiğini de sallamadım hiç. Umrumda değildi, He-man tabii ki She-ra ile takılacaktı. İkisi de kahraman değil miydi zaten? Tabii hayat zarlarını sallayıp beni, General veya o kızın yerine koyduğunda bu düşünmemezlik acı acı koyacaktı, en az onlara koyduğu kadar. Hayatınızda olan ve hep olacak sandığınız insanları başkalarına teslim ederken söylenmemiş sözler kadar ruhu kanatan bir şey yoktur.

Marketten alınan iki biranın yanındaki eşantiyon fıstık gibi hissettiğin zamanlar oldu mu hiç?. Yaşamışsındır sen de, iki sevgili arkadaşındır ve eskaza bir araya gelip bir yere gitmek zorunda kalmışsındır. Bok gibi hisseder insan kendini, hem fazlasındır hem de eksik. Fazlalık “çiftin yanındaki tek” olmaktan kaynaklıdır, eksiklik ise “bu dallamanın bile sevgilisi varken niye benim yok” düşüncesinden gelir. Belli bir süre durmak zorundasındır, zira arkadaşlık bunu gerektirir ama bir yerden sonra ne sen istenirsin ne de kalmak istersin. O kalma zorunluluğu sırası resmen bir işkencedir. Katlanırsın. “Yaa gidiyorsun ama… erken kalktın şimdi…” cümlelerinin ardında yatan yalnız kalma sabırsızlığını hissetikçe kinlenirsin. Ama ortalamanın kini de bir boka yaramaz, evine giderken iki bira alırsın sonra yatar uyursun. Sabaha derste,işte yine karşılaşırsın o insanlarla mazoşistliğin son kertesinde.

Ortalamalık mazoşistliktir, bir yerden sonra bu türden boktan durumlara alışır ve zevk almaya başlarsın. Hayatında kimse olmaması, elinde dişe dokunur bir işin, eğitimin olmaması bir durum, bir olumsuzluk değil bahanelerin olmaya başlar. “Niye traş olayım lan” dersin, “kim bakıyor ki bana”. Bu gider “niye başvurayım ki o işe, zaten almazlar siktiret” olur. Kendi kendinden nefret eden, mezarını arayan yürüyen bir ceset haline gelirsin. Bu dertler yeterince sıktığında seni kurtaran arkadaşların tekel bayilerdeki şişeler olur. Dertlendikçe içersin, içtikçe dertlenirsin kendi kendini tekrarlar bu döngü, sonun hastanede gözleri bir serum şişesine açmak olur. Bok gibi hissetmenin daha da dibi varmış diye düşünürsün o huzur dolu beyaz floresanların altında.

Sorunu en başta kendinde ararsın, “yeterince çaba sarfetmiyorum lan” dersin, bu ömürleri bir market standında üç beş liraya satılmak olan namıyla mağrur kişisel gelişim gurularından medet umarsın, hayat sen ona olumsuz baktığın için boktandır. Buna inanırsın, daha sonra da bakarsın görürsün ki durumun düzeldiği falan yoktur, dravdan öğütleri dinlemek için dravdan insanlara para kazandırmışsındır. Elinde kalan şey “yüzde bin başarı oranlı” kitaplardır. Sonra onların en büyük faydası sobada yanmak olur, onlar da elinden gider.

istanbul