04 Ocak 2015, Pazar
saat: 05:25


ayakkabılarımı giymeyi beceremediğim için onlara yetişemiyorum. kıkırtılarını duyuyorum. "senden uzaklaştıkça mutluluğumuz artıyor" diyorlar. bu bir perspektif meselesi. uzaklaştıkça güzelleşiyor. davul gibi. facebookta bir fotoğraf gibi. izlanda gibi. ne kadar uzak, o kadar güzel.
ama bu bir rüya. uzaklaşan da benim, uzaklaşılan da. ve kırkırtı ve içindeki anlam, ve ruh ve çağrı hepsi benim.
ayakkabılarımı giyince koşmaya başlıyorum. kendimi kovalıyorum yani. ya da kaderimi. sanki bir şeydim de hatırlayamıyorum.
yoluma engeller çıkıyor, yolu kazmışlar geçemiyorum, arkadan dolanınca ayağım taşa takılıyor düşüyorum.
bu bir rüya ya, engelleri de ben koyuyorum o zaman. demek ki bu başka bir ben. gitme peşlerinden, diyor, o eski "ben"leri boşver. demek ki benlerden biri - bedeni kontrol edip de ayakkabıya söz geçiremeyen ben- geride bıraktığı yolları merak ediyor. uyanıkkenki ben'e çok benziyor, sinyalleri okumayı beceremediği için başını belaya sokuyor. dolmuş şoförü sarhoş ya da birden güzergahı değiştirmeye karar veriyor. taksicilerin yalnızca dolar kabul ettiği ortaya çıkıyor.
sonra uyanıyorum. uyuyan da benim uyanan da, ama önce hangisini yaptığımı hatırlamıyorum. sonra içime bir kurt düşüyor. dolmuşun güzergahı değişince panikleyip inmesem ya da yaşlı kadın "gel kız bi çay içelim" dediğin de "olur kız!" desem neler olurdu merak ediyorum.
işte bu gibi merakların giderilebileceği paralel evrenler olduğunu söylüyorlar.





istanbul