|
11 Ocak 2015, Pazar
saat: 13:02
Çaydanlıkta görülen adama bakıyorum. Yaklaştıkça büyüyorum, uzaklaştıkça da uzuyorum. Oluşan yansımalarla eğleniyorum. Gülümsüyorum sekiz saniyeliğine. Güneşin ilk ışınını vurmasından kısa bir süre önce uykuya daldım. Ve artık klasikleşen tam bir saat sonra uyanıp, saatlerdir işememişim gibi hışımla tuvaletin yoluna girdim. İki gün önceki uykumun ilk saatinin sonunda neredeyse kalkamıyordum yataktan. Herkesin başına -pek itiraf edemesek bile- bir kez de olsa gelmiştir, yataktan kalkamayıp, yatağın derecesini arttırıp, ıslatmak. Rahatlamanın ve sıcaklığın verdiği o haz, çoğu zaman elde edilemez. Sabah kalkıp çarşafı hızla değiştirmek ise ayrı utanç kaynağı. Uzun aradan sonra şehre vuran güneş, doğayı rahatlatacak gibi. İki bin on beşe girdiğimizden beri geçen on gün, çok daha uzunmuş gibi geliyor. Zaman sanki bu sefer daha yavaş akıyor benim için. Yaptığım şeyler, düşündüğüm kadınlar, baktığım sokaklar hepsi aynı. Boşver, bazı şeyleri fazla irdelememek lazım, değil mi? Elimdeki kitaplar bitmek üzere. Yeni siparişleri verdim, ulaşır hafta içi. Onlar gelene kadar da son kitabı bitirmiş olurum. Uzun zamandır sırası bekleyen Hakan Bıçakçı'nın Rüya Günlüğü, sabaha karşı dört gibi bitti. Tek nefeste, çişe dahi kalkmadan tükenip, gitti. Almamdaki sebep ve istediğim sonuç, beni tatmin etti. Karşı sahilde olacağım bugün. Güneş tepeye çıkıp, biz zavallı insanlarla vedalaşma hazırlığı içindeyken, evden çıkarım muhtemelen. Pazar klasiğimi karşı sahilden yapmayı sevmiyorum. O klasik için de yirmi beş kilometre yol yapmak zor geliyor açıkçası. İşlerimi halledip, sigara dumanında sararmış odamdaki yerimi alırım. Belki kalan son dostumla dışarı çıkarım, karanlığın hakim olduğu zaman dilimlerinden birinde. Yıllardır aynı şarkının içinde yaşıyoruz işte; www.youtube.com/watch?v=8sSJS0fn1BM | ||
|
|
||