|
14 Ocak 2015, Çarşamba
saat: 22:06
KORİDOR/TENKİS/TUVAL ... Adamın çok fazla arazisi, beş oğlu üç kızı varmış. Arazilerin bir çoğu babasından kalmışsa da, suyun olmadığı zamanlarda arpa buğdaydan başka bir şey yetişmeyen bu araziler yetmediğinden, evi geçindirebilmek için başka arazileri de imar ihya etmiş. Anlattıklarına göre, daha on-onbeş yaşındaki çocuklarını yanına alıp taş ve çalıları elleriyle, kazmayla söküp katırlarla taş taşımışlar tarlalardan. Çok çekmiş diyorlar. Köy yerinde yalnızlık zor demiş. Bu yüzden çocukları arasında en fazla 1,5- 2 yaş fark var. Çocuklarını varlıkla yokluk arasında büyütmüş. Kızlarını 15-16’sında “kocaya vermiş”, ilk iki oğlunu daha 18’ne gelmeden, üçünü askerden sona evermiş. En büyük kızından olma torunu askere gittikten sonra işlerden elini ancak çekebilmiş. Yaşlılık işte. Kocayıp, elinde asa ile gezmeye başlayınca toplamış çocuklarını bölmüş arazileri. Herkesin yeri belliyse de erkek evlatları ölümüne kadar her yeri beraber ekmişler, babalarına hürmeten. Hiç ayrılmamışlar. 90’ların ortasında köye kadastro gelince, kadastroculara tek tek göstermiş kime nereyi verdiğini. Kadastrocular da tapulama tutanaklarına “...babasından veraseten ve intikalen edindiği taşınmazları çocukları arasında taksim ve bu taşınmazı ...na hibe ettiğinden...” yazarak çocuklar adına tespit etmişler arazileri. Vakti gelmiş, adam ölmüş. Turizm gelişmiş, eskinin bataklıkları değerlenince davacı, babam bizden mal kaçırmak için taşınmazları davalılara vermiş diyerek öncelikle muris muvazaası olmadığı taktirde “tenkis” istemiş. İçtihadı birleştirme kararı bu taşınmazlarda uygulanmadığından dilekçede “...olmadığı taktirde tenkisini” kelimelerini görünce işimiz çok zor dedim. Dosyayı karıştırdım. Bir sürü, tapu kaydı, kadastro krokileri, emlak beyanları ve bir çok belgenin geldiğini, gelmesi gereken daha çok delil olduğunu gördüm. Yapacaklarım tek tek gözümün önünden geçti. Dosyayı kapatıp, diğerlerinin yanına koydum. Kalkıp bir sigara yaktım ve cam kenarına geçtim. Hava kararmış, yağmur durmuş, şehir yağmur sonrası berraklığında sessizliğe bürünmüştü. İskelenin ve surların ışıkları parlıyordu. Sigaram bitince, bilgisayarı kapatıp dosyalara baktım. Hikayeleri aklıma geldi. İlgilenmedim bu kez. Alacaklarımı aldıktan sonra ışığı kapatıp odadan çıkıp kapıyı kilitledim ve koridorun ışığını söndürüp çıktım. Biliyordum, sönen son ışık bu koridorun ışığıydı. Bekliyordum bunu. Sessizce gidiliyordu artık. Otoparkta sadece benim arabam vardı. Emel Sayın’ın şarkıları eşliğinde günün rutinini düşündüm. Mevsimler mi değiştirir, yoksa sözler mi yalandır. Niye yok olur bu rutin. Sahil yolunda sakin bir trafik, şarkı sözlerinin isyanı. Bunları ben mi seçtim. Aklıma takılan hiç bir hikaye benim değildi ve ben yazmadım bu hayatları. Kavşağa geldiğimde, tek şeritli yoldan önündeki arabayı sollamak için benim şeridime geçip bana sellektör yapan şoföre küfrettim. Neleri çözebildiğimi düşündüm, yeniden başlayan yağmurun buğuladığı camlardan caddedeki dükkanların terk edilen sokak masalarına bakarken. Kural ihlali, küfrün bahanesidir dedim. Çözebilirdim değişen her şeyin, sakladıklarını.“Aşk bahanesidir şiirin” demişti, filmde Rüştü Onur bir hastane koğuşunda kanlı öksürükleri ve gülümseyen yüzüyle. Acı acı güldüm, kendime değil, unutulan ayak sesleri için. Ya benim okuduğum hikayeler neyin varlığında ve yokluğunda yazılmıştı dedim. Oysa biliyorum ben, sözlerin yalanını, gülüşlerin ardında saklananları. Kışın üşümek gerekir. Yüzünün donduğunu, ellerin morardığını hissetmek gerekir. Yüzler, maske midir, insanın içinde büyüttüğü duyguları çizdiği tuvaller midir. Sesler, sese verilen renkler söyler hangisi olduğunu. Ben en çok maskeleri görüyorum dedim, denizden gelen rüzgarın ellerime bıraktığı soğuktan memnun gezerken sahilde. Bazen kelimeler değil, bir gülüşe emanet renkleriyle sesler söyler her şeyi. Acı acı güldüm, bildiğimi bilmediklerini bildiğim için. “Acı bahanesidir şiirin” demişti filmde. Muris aklıma geldi. Denize karşı sigara dumanını savururken, “sizin zamanınızda maskeler sadece tiyatro salonlarındaydı be amca” dedim. Ekledim, "geride bıraktıklarını düşünme, hiç bir şey bıraktığın gibi kalmıyor..." ... | ||
|
|
||