|
20 Mayıs 2015, Çarşamba
saat: 01:42
Yorgun ve çaresizce süzülüyordum hayatın içinde. Ne hayallerim vardı, ne de pişmanlıklarım. Amaçsızlığı amaç olarak bellemiştim. Yemek programlarındaki 'yeteri kadar tuz ve karabiber' gibiydim. Kararında yaşayıp, bakıyordum olan bitene. Sözde kendi filmimin başrolündeydim. Kapalı gişe oynamak yerine, kapalı salonlarda kendime dahi oynayamıyordum. İleri sarma butonum da yoktu zaten. Bolca kendimden sıkılıp, başka hayatları hayal ediyordum sadece. Olduğum konuma iyice alışmış, oturduğum taşa şekil bile vermiştim. Ucu, bucağı görünmeyen düz bir yolda ilerliyordum. Belki de yol ilerliyordu ve ben sabittim. Değişen sadece zamandı. Sıradan günler, sıradan hayatlar, sıkılmış bir adam... Bir süre sonra sonu yenilgi ile bitecek savaşlara girmek de zor gelmiyordu. Kabulleniş hakimdi tüm bedenimde, çok az yaşam ışığı kalmış ruhumla beraber. Ruhum açlığa alışmıştı artık. Bağışıklık kazanmıştı. Ölmüyordu da namussuz. Otuz yıllık hayatta, kaç asırlık nefes aldığımı bilmiyordum. Sıradan sabahların birine uyanmıştım yine. Kalktığım saat aynı, içtiğim kahve, soluduğum hava, işe gittiğim yol, attığım adım, yüzümdeki nemrut ifade... Çıktın işte bir şekilde karşıma. Oturduk saatlerce, bir kaç yudum şarapla beraber. Biliyorsun, sen de çok masumdun. Nasıl olduğunu hala anlamasam da izole edilmiştin bu pis dünyadan. Seni tanıyan insanlar için çok büyük lütuftun. Ütopik gelen her şeyin, gerçekleşme ihtimaliydin. Elbette hala da öylesin... Kabullenemiyordum seni. Gerçekliğini sorguluyordum. Zaten kendimi pislikten öteye görmezken, senin yanında bunu çok daha iyi anlar olmuştum. Saatler, günler, haftalar derken, aylar da demeye başlayacağız yakında. Gerçekleştirmek istediğim hayallerim var artık. Yarınlarım var. Doğrusu, yarınlarım oldu seninle beraber. Yarınlarla beraber geldin hayatıma. Dünlerimin de her geçen gün seninle dolması ve senden öncesinin karanlığı, görünmüyor iyiden iyiye. | ||
|
|
||