03 Aralık 2015, Perşembe
saat: 10:26


insanın hayatında "yapı taşı" denebilecek filmler, kitaplar olur ya.. dönüp dönüp tekrar izlediği, okuduğu. her seferinde farklı bir şey bulduğu falan. genel geçer bir şeymiş gibi bahsediyorum ama, konuyu açmamın esas sebebi bende böyle bir mekanizmanın pek olmaması. yani yapı taşları var tabi ki, bunlara tekrar yolculuğu anlamsız da bulmuyorum ama böyle bir tekrara her yeltendiğimde, hayatın kısalığı "tüm hayatımı kitap okumaya adasam bile okumak isteyip de okuyamadığım bir sürü kitap kalacak" dehşeti ağır basıyor ve yeni bir şeye yönelmeme sebep oluyor. tüm dünyayı hayatı tanınabilecek her şeyi görme açgözlülüğü, insan ömrünün ölçeğindeki sefilliği bilmeme rağmen dizginlemesi zor bir dürtü. sonuçta ne yaparsan yap bir şeyler mutlaka yarım kalacak görülmemiş yaşanmamış bir sürü şey olacak, birkaç kitaba ayırdığın zamandan tasarruf etmeye çalışmak sahiden saçma bir çapsızlık.. öte yandan da hayatın özü, anlamları senin algıladığından ibaret olduğu ve her şeye bu ufukla baktığın için de aslında hayattaki tüm devinimin bir spiralden ibaret; "yeni" hiçbir şey yok, sadece "sen" varsın.

her neyse, gadamer'in hermeneutik felsefesiyle ilgili biraz okumadan sonra, bu çelişkiler yumağı daha çekici gelmeye başımı döndürmeye başladı ve çok kıymetli zamanımın bir kısmını 15 sene önce okuduğum yapı taşlarından birini tekrar okumaya ayırdım. hatırlıyorum, sokakta yürürken falan okuyordum, o derece elimden düşürmek istememiştim. şimdi başımdan çeşitli aşk hikayeleri de geçtikten sonra, lisedeki halimin anlayamadığı göremediği bir sürü yeni şey göreceğimi düşünmüştüm. ama enteresan bir şey, hiç de öyle her okuyuşumda yeni keşifler durumu olmadı. hatta ilk okuduğumda çarpan paragrafları, aklıma kazınıp kaldığını, daha dün okumuşum gibi berrak hatırladığımı görmek epey şaşırttı. gadamer bunu nasıl açıklardı (lan! yavan mıyım ben yoksa?) bilmiyorum ama benim için "yeni anlam" da bu durum oldu sanırım.

romandan geriye kalanlar da burda dursun:

"modern helalarda klozetler yerden yukarı doğru beyaz nilüferler gibi yükselir. beden ne kadar değersiz olduğunu unutsun, insan sifondaki su bağırsaklarından çıkan artıkları silip götürdükten sonra bu artıkların başlarına gelenleri bilmezlikten gelsin diye mimar elinden geleni yapar. lağım boruları yapışkan kollarıyla ta evlerimizin içine dalsa da, özenle gözlerimizden gizlenir bunlar ve bizler banyolarımızın, yatak odalarımızın, dans salonlarımızın ve parlamentolarımızın altında yatan bu görünmez bok Venedik'lerinden habersiz memnun, mesut yaşarız."

"gözü 'daha yükseklerde bir yerde' olan herkes günün birinde gözünün kararabileceğini hesaba katmalıdır. nedir göz kararması? düşme korkusu mu? peki ama gözetleme kulesinin sapasağlam tırabzanları da olsa bu korkuya kapılırız; neden? yok, göz kararması düşme korkusundan farklı bir şey. bizi çağıran, bizi kışkırtan, altımızdaki boşluğun sesidir göz kararması; düşme arzusudur, bu arzunun karşısında dehşete kapılır, kendimizi korumaya çalışırız."

"rastlantıların, sadece rastlantıların söyleyecek bir sözü vardır bize. gereklilikten doğan, olmasını beklediğimiz, günbegün yinelenen her şey dilsizdir. sadece rastlantı bir şeyler söyler bize. onun diyeceklerini Çingenelerin kahve falı bakması gibi karineyle çıkarırız.
[...]
gereklilik büyülü çözümler tanımaz -bunlar rastlantının işidir. bir aşk unutulmaz olacaksa eğer, küçük rastlantılar Assissili Francis'in omuzlarına konan minik kuşlar gibi hemen o an kanat çırpa çırpa gökten aşağı doğru süzülmelidir."

" 'ben'de özgün ve benzersiz olan şey, bir kişide düşlenemeyen ne varsa onun içine gizlenir. düşleyebildiklerimiz herkesin başkaları gibi yaptığı şeyler, insanların ortak yanlarıdır ancak. bireysel 'ben' alelade olandan farklı olan, yani önceden tahmin edilip kestirilemeyen, peçesini, örtüsünü sıyırıp açmak, fethetmek gereken şeydir.
[...]
demek ki onu kadınların peşi sıra sürükleyen, zevke duyulan istek (zevk fazladan gelen bir şey, işin cabasıydı) değil, dünyayı sahiplenme (uzanmış yatan dünyanın bedenini neşteriyle yarıp açmak) isteğiydi."

istanbul
hosting