11 Aralık 2015, Cuma
saat: 23:24


Tüm gün bir beraber büyüdüğüm bir çocukluk arkadaşımla konuştum. Mazimiz o kadar eski ki, ne zaman nerede tanıştığımızı aileme sorduğumda, 'kumsalda sizi yan yana koyduk, ondan sonra hep beraberdiniz' cevabını almıştım.

Büyükbabamın bize bıraktığı yazlığımız, Bandırma'nın bir köyündeydi. Batının köyü kasaba gibi bir şeye denek geliyor. Ne tam köy ne tam olarak şehir. Böyle arada kalmış, modern gibi ama geleneksel de, tuhaf bir yer. Küçükken harika, ergenken eh, ilk gençlikte aman ya, yetişkinlikteyse o kadar da fena değil yeri diyelim. Yılın üç ayı benim için çocukluğumun en mutlu zamanları oldu o nedenle. Ne zaman tanıştığımızı ailemin dahi hatırlayamadığı o komşu çocukları (onlar kız ve erkek kuzen biz de öyle dört kişiyiz) arkadaşlarımla oyunlarımızın beni ne kadar mutlu ettiğini hiç unutamıyorum. Yemek yemeyi unuturduk. Denizden çıkmayı akıl edemediğimizden buruş buruş olur, havluları boyunlarımıza dolar süpermen olurduk. Bir de pamuk helvacı abimiz vardı. Çocuğunu çok küçük yaşta kaybetmiş. Bizi çok severdi. Her denize gittiğimizde onu beklerdik heyecanla.

Aslında ailelerimiz birbirinden pek hoşlanmazdı ama yılların getirdiği komşulukla kibar davranırlardı birbirlerine. Zamanında dedem ve onların oğlu kavga etmiş. Bize vız geliyor tırıs gidiyordu. Her gün bizim bahçede yarım kalan inşaatta oyun oynuyorduk. İnşaatın içinden, betondan, vişne ağacı çıkmıştı. Yaprakları oyunda paramız oluyordu, vişneleri yemeğimiz. Bahçedeki yabani çiçeklerden dolayı iki kız çocuğu olarak çiçekçi mesleğini tercih ediyorduk, iki erkek çocuğu da bizim evcilik oyunumuzdan bayıldığı için, telden eniştemin yaptığı potada basketçiyi oynamayı tercih ediyordu. Ama sonra eve dönüyorlardı yani, en azından uyumaya.

Yarım kalan inşaat anneannemin kardeşinin son anda yaptırmaktan vazgeçmesi vesilesiyle bizim oyun alanımız olmuştu. Her birimizin bir odası vardı. Oyunlarımızın temaları okuduğumuz kitaplar ya da izlediğimiz filmlere göre değişiyordu ama odalar asla. Kimi zaman korku filmi çekiyorduk sanki. Kimi zaman kendi evlerinde yaşayan özgür ruhlu üniversite öğrencileri oluyorduk. Kimi zamansa artık işinin başında birer yetişkin. Ama hepsinin ve her konunun tek bir ortak noktası vardı: Hep bir arada bir hayali kurmak, hayatı düşlemek.

Sonra yıllar geçti, en yakın arkadaşım, kız kardeşimle uzaklaştık, sebepsiz, kuzenim ayrı bir yoldan gitti, kadının kuzeni de öyle.

Sonsuza kadar koruyabileceğimi sandığım her şeyi, çocukluğumdan beri inandığım her şeyi kaybettim. Üstelik,kavgasız, sebepsiz, öylece bitti bir şeyler.

Bu hayattı sanırım, ben ancak öğreniyorum. Tabii bu o zamanları özlemeye engel değil. Ya da keşke farklı olsaydı demeye.

Başa dönüyorum. Tüm gün çocukluğumu geçirdiğim bu dört kişiden biriyle konuştum. Yarın görüşeceğiz. Bu nedir biliyor musunuz, umudun en güzellerinden biri. Mutluluğun tanımı hatta.

Ben de sizinle paylaşayım dedim.

Çocukluk ne güzeldi, değil mi?

Çocukluğu çok seviyorum.

Bir de şunu söyleyip salıncakta sallanırdık, onu da çok severdim.

www.youtube.com/watch?v=-Jcbheu74-M

saat: 02:34

Orhan Gencebay dinliyor ve bira içiyorum. Biraz iyi bir gece oluyor.

Birkaç kadınla, kız kardeşlik konuştuk, biraz okuma yaptım. Ama çoğunlukla yine evdeydim. Ya ne diyeceğim, birilerini gülümsetebilmeye mi tutunmalı acaba. Ya da güç vermeye. Örneğin Twitter'daki bir kadın arkadaşın, üstelik kendisi hekim, dedesi ölüyormuş. İki cümle kurmamla, bu bana çok iyi geldi demesi, yüreğimin en ince yerine işledi.

Hayat gerçekten yaşanılır gibi değil. Bu tamam. Fakat bu ufacık dayanışmalar öylesine değerli geliyor ki bana. Aslında yalnız bu vakitler yaşadığımı gerçek anlamda hissediyorum diyebilirim.

Zor zamanlarda bir arada olabilmek mühim. Destek vermek için bir sözcük sarf etmek ya da. Hiçbiri boşa gitmiyor.
Keşke insanlar bunu bilse.

istanbul
hosting