|
23 Mart 2016, Çarşamba
saat: 19:11
Hiç bunları düşüneceğimi zannetmezdim. Hiçbir zaman Belçika’ya geri dönmek isteyeceğim aklıma gelmezdi. Kaçarak geldim ben Türkiye’ye. Bowie’nin şarkısındaki gibiydi: I’d rather stay here with all the mad men than perish with the sad men roaming free. Çünkü beyaz çoraplı Türklerin yaşadığı Belçika’da Türk olarak varolmak zordu. Bütün ilişkilere 1-0 geriden başlamak, her zaman için siyasi bir figür olmak gerçekten zordu. Başka türlü de olamazdı. Belçika herhangi bir Avrupa şehri değildi, Avrupa Birliği’nin kalbi, gerçek bir bürokrat şehriydi. Öyle pis bir kimlik bunalımına girmiştim ki. Bir kez Place du Luxembourg’da Erna’nın EFTA’da çalışan arkadaşlarıyla bir araya gelmiştim. Breivik saldırısı gerçekleştikten birkaç gün veya hafta sonraydı. Neyse hatırlamak bile istemiyorum sanırım. Her zamanki gibi hiçbir arkadaşlık kurmayı becerememiştim. Tıpkı Türkiye’de olduğu gibi, tanışıklarım vardı ama çok da yakın arkadaşlarım yoktu. Sonra Magda’nın doğum gününde Traveling Wildburys dinleyen bir grup vardı. Flaman çocuklar. Kafaları güzeldi, “neden belly dance yapmıyorsun” demişlerdi. Bunlar birikti birikti, en sonunda ben de ortalama seviyedeki Avrupalıların içinde bile var olma savaşı vereceğime ülkeme gider Beyaz Türklerle yaşarım demiştim. Şartlar da beni stajımı yapmaya zorluyordu. Döndüm geldim işte. Çok politize olduğum bir dönemdi. Şu anda da aynı durumdayım. İçinde bulunduğum yere hiçbir zaman ait olamama problemimin olduğunun da farkındayım. Bugün Boeurs’de Imagine söyleyen insanları izledim. Sonra bizim Aile Bakanı’nı dinledim. Terör örgütünü kınayamayan yavşak hukuk derneklerinin yazdıklarını tekrar okudum. Yeni Akit’in haberleri. İnsanların kumpas davası hakkındaki görüşlerini dinledim. Nasıl koca bir ülkenin tek kelime etmediğini hatırladım. F’nin fedailerini, o alçakları kahraman zanneden kafası az çalışan gençleri düşündüm. Bunları düşününce Belçika’da yaşayan vatandaşlar o kadar onurlu geldi ki. Biliyorum geri dönsem yine aynı şeyler baş gösterecek. Böyle tuhaf hissettim bilmiyorum. Ama bundan 5 dakika önce, yaklaşık 4 sene sonra ilk defa içimden Belçika’da yaşamak geldi. Geçenlerde durup durmadık yerde Pepe’nin içten bir mesaj atası tutmuş. Öyle olunca aklıma Pepe’nin çıkarsız sevgisi, saçma sapan kıskançlıkları, bunu ifade edişlerindeki masumiyeti geldi… Biliyorum ona âşık olamazdım... O yüzden yaşanmamış bir hikaye olarak kaldı. Birkaç hafta sonra ise Brüksel tıpkı İstanbul gibi sokağa çıkılamayan bir yere döndü. Bugüne gelince… Kelimeleri tükenmiş, okumayan, ilgi alanı bulunmayan, hayatı hukuktan ibaret olan, tüm arkadaşlarına şüpheyle yaklaşan, çoğunu sevmeyen, iş yeri kapanmak üzere olan, iş yeri batan, nereye gideceği belli olmayan, kontrol altına alınamayan bir egosu olan, sevgilisi bir kez bile ‘seni seviyorum’ diyemeyen, sakin olması beklenen, hayatının hiçbir alanında sakin olamayan, yolsuzluğun içine batmış insanlarla beraber çalışan, temiz olmanın prim yapmadığı bir yerde çalışan, bilirkişilere para yediren insanlarla beraber çalışan, beyaz çoraplı yeni burjuvaziye yaltaklanan beyaz Türklerle beraber çalışan, politik-nötr kalmayı başaramadığı için tenkit edilen, geleceği olabildiğince belirsiz olan… Öte yandan ‘hamdolsun’ diyebilen bir insanım ben. Nasıl unuturum, ben hiçbir zaman hiçbir yere ait olamam ki. Beni en çok İstanbul içine alabilir. Bu kadar yolsuzluğun, pisliğin içine batmamış ülkelerin vatandaşları beni anlayamazlar. Anlayamadılar. Benim sevgilim de benim gibi ki. Sadece konuşamıyoruz. O kendini gizlemeyi çok seviyor. Her yeri yağmaladılar. Ankara’da yaşadığım lojmanın kapısında bomba patlattılar. Sonra mesleklerinin fıtratında var dediler. Otobüs bekleyen pembeli beyazlı kızı, ilk aşkını yaşayan hukukçuları, büyüdüğünde yolsuzluktan midesi bulanacak ODTÜ’lü çocukları yağmaladılar. Evet mideleri bulanacaktı, yüzlerinden okunuyordu, onurlu insanların onurlu çocuklarıydılar. Sabaha kadar olay yerinde unutulan yaralı çocuğu. İstiklal’de katledilen, yüzlerinden iyilik akan güzel turistleri. Sonra Brüksel’de eski evimin önündeki metro durağını patlattılar. Koşu yaptığım parkta insanlar fotoğraf çektirmişler. Oraya sığınmışlar. Üşenmeden Cinquentenaire Parkına en fazla 2 defa gitmişimdir. Üstelik ileride pişman olacağımı bile bile... Ev dediğim yerlerin, yaşam alanlarımın önünde insanları korkunç bir biçimde katlettiler. Bitanem, canım abim, benden de beter olan, hiç kimsenin anlamadığı bitanem Brüksel’de yaşıyor. | ||
|
|
||