07 Nisan 2016, Perşembe
saat: 21:50


odamdaki masaya kurulup kendi kendime hafif müzikle batan güneş kararan damlara bakarak çalışmayı özlemişim, huzurlu geldi. bi de akşam güneşinin sıcaklığında yatağıma kıvrılıp kestirmeyi ve uyandığımda hala aydınlık olmasını. uyuduğumda aydınlık uyandığımda karanlık olunca toparlanmamacasına şaşıyor algım.

o diil de..

şu hayattaki en yüce değer "çeşitlilik" bence. her şeyde. hayatta bir şeyi yapmanın, bir şeye bakmanın tek bir doğru yolu yok ya, ve bu farklı yollardan birini diğerine üstün kılan meşru bir sebep de yok çoğu zaman.. o yüzden dünyanın bütününü kavramaya, şu sınırlı algımızla, mümkün olduğunca yaklaşabilmek için yapabileceğimiz tek makul şey mümkün olduğunca fazla çeşitli yanını görmeye çalışmak. mümkün olduğunca çok farklı şehir görmek, yemek yemek, insan tanımak, müzik dinlemek vs. "dünya vatandaşı olmak" denen şey de bunla ilgili sanki, yani bir köy kahvesinde de atıyorum üst düzey bir toplantıda da sırıtmamak ya da kamp tatilinden de 5 yıldızlı otelden de keyif almak gibi mesela. bir gün çocuğum olduğunda ona sağlamak isteyeceğim en temel şey bu olacak sanırım, hayatın her alanında mümkün olduğunca çok çeşitli şey görebileceği ortamlar yaratmak. insanın kibirini törpüleyen tevazuyu besleyen bir yanı da var bunun, sahiplendiğin şeylerin sana sahip olmasını engelleyebilmekle de. sonuçta hiçbir şey tek başına hayatın anlamı değil. biz de dünyanın çok ufak bir kısmını çok kısa bir süreliğine seyreden yaratıklardan ibaretiz işte.

kolajları, kısa kısa filmlerin toplamından oluşan filmleri, çok enstrümanlı müzik gruplarını, rengarenk giysileri ve takıları, seyahat etmeyi, ezberleri pekiştiren değil bozan hadiseleri, bulamaç şeklinde yemekleri, köklü kariyer değişikliklerini, tek ana yemekli değil bol mezeli rakı sofralarını sevmem hep bundan. ortaya karışık iyidir ya işte, çok da şaapmamak lazım.

istanbul
hosting