|
25 Mayıs 2016, Çarşamba
saat: 15:33
Tüm eşyaları arabaya yüklediğimizde saat öğlene geliyordu. Perşembe günü sabahtan yola çıktık. Silivri'de Maxi Market'te durup önümüzdeki 4 gün boyunca ihtiyacımız olacağını düşündüğümüz her şeyi aldık. Karnımızı da doyurup yola devam ettiğimizde saat öğleni biraz geçiyordu bile. Sonra yolu da biraz uzatınca varışımız neredeyse akşam üstü oldu. İlk olarak İğneada kasabasının içine girdik. Gelmeden önce ufak bir araştırma yapmıştım. Longoz ormanları kıyıya paralel uzanıyor ve orman ile deniz arasında sahil şeridi boyunca devam eden ıssız bir kumsal var. İğneada fikri ilk ortaya çıktığından beri benim tek hayalim bu kumsala, daha doğrusu ormanın kıyısına kamp kurmaktı. Uydudan bakıp bakıp acaba nasıl olur diye düşünüyordum son günlerde zaten. Gelgelelim her şey uzaktan hatta uzaydan göründüğü kadar kolay olmuyor. Kasabanın içine girince sahilden binek arabayla devam etmenin uygun olmayacağını fark ettik. Geri dönüp ormanın içine giden yola girdik. Bu yol da kıyıya paralel gidiyor ama kıyıdan uzak. Yol ile kıyı arası sık ağaçların oluşturduğu bir orman. Dikine birkaç orman yolu var, hepsini denedik. Kimi yarıda kesiliyor, kimi doğal şartlar ve traktörlerden dolayı normal araçların kullanamayacağı hale gelmiş. Ormanda göller var. Amacımız göl kampı değil ama b planı olarak göl kenarlarını zorluyoruz, doğası gereği buradaki göl kenarları kamp yapmaya hiç elverişli değil zaten. Dolayısıyla b planımız üzerine düşünmeye gerek kalmadan kendini eleniyor. Dikey yollardan biri bizi sahile oldukça yaklaştırıyor fakat yola devam edemiyoruz. Keşif için yürümeye karar veriyoruz yolun geri kalanına fakat yol oldukça engebeli ve beklediğimizden uzun çıkıyor. Sahile vardığımızda, olmak istediğim yer olduğumuzu anlamam çok sürmedi. Bir taraf azgın karadeniz, diğer taraf orman. Fakat onca yükümüz ile bu yolu gitmemiz mümkün değil. Üstelik böyle bir durumda arabada çok güvensiz bir yerde kalmış olacak. Uzun bir geri dönüş yürüyüşünden sonra arabaya geri dönüyoruz. Bu yürüyüşler bize oldukça zaman kaybettiriyor. Ormanın diğer tarafından sahile inmeyi planlıyoruz ama ormanın diğer tarafına ulaşmak için uzun bir yolu dolaşmamız gerek önce. Bu yolu dolaştıktan sonra yine bir çıkmaz ile karşılaşabiliriz. Kısıtlı zamanımız kaldığı için kasabaya geri dönmeye karar veriyoruz. Kasabaya döndüğümüzde biraz çaresiz hissediyordum. Doğada geçirmek istediğimiz 4 günümüz var. Kamp yapmak istediğimiz yere oldukça yakınız ama oraya varamıyoruz. Biraz esnafla konuşup, biraz da etrafta yürüdükten sonra gitmek istediğimiz yere yalnızca kumsaldan gidildiğini ama 4x4 araç olmadan yolda kalma ihtimalinin yüksek olduğunu öğreniyoruz. Bu riski alamayız. Konuştuğum esnaftan traktör çağırmak için telefon numarası alıp Güneş'in yanına gidiyorum. Kumsalın biraz gerisindeyiz. Sol tarafımızda İğneada kasabası, önümüzde deniz, sağ tarafımızda göl ve sazlıklar, sonrasında orman başlıyor. Göl ile deniz birbirine karışır gibi. Sağa gittikçe yerleşim bitiyor. Ne kadar giderseniz o kadar ıssızlaşıyor ve biz oldukça çok gitmek istiyoruz fakat araç kumdan gitmiyor, yürümek zaten olanaksız. Hatta yakında en azından geceyi geçirebileceğimiz bir yer var ama oraya bile yürüyerek ve eşyalar ile varmak zor. İşte tam bunları düşünürken, tartışırken Burhan Usta'yı ve mini traktörünü görüyoruz. Burhan Usta sol tarafımızdan bize doğru geliyor aheste aheste. O saatte nereye gidiyordu, nereden dönüyordu bilmiyoruz. İyice yaklaştığında durduruyoruz ve derdimizi anlatmaya başlıyoruz. Bizi bugün için istediğimiz yere götüremeyeceğini söylüyor ama bugünlük yakında bir yere kamp kurabileceğimizi yarın sabah da erkenden gelip bizi alıp istediğimiz yere götüreceğini söylüyor. Hızlıca eşyalarımızı traktörün arkasındaki ufak karosere yüklüyoruz. Kısa bir yolculuktan sonra dayı bizi bırakıyor ve yarın görüşmek üzere sözleşip ayrılıyoruz. İlk gece her ne kadar hayal ettiğimiz gibi olmasa ve 500-600 metre ötemizde yerleşim yerleri başlıyor olsa da güzel geçiyor. Zaten burada fazla zaman geçirmeyeceğiz. Uyandığımızda tekrar yola çıkacağız. Hem kasabaya yakın olmamıza rağmen insanlardan uzak sayılırız. Arkamız güney, göl ve sazlık. İçerisinde belki binlerce kurbağa var, sesleri hep bir ağızdan ve hiç kesilmiyor. önümüz kuzey, kumsal ve sonra deniz. Deniz oldukça dalgalı. Dalga sesleri ile kurbağa sesleri birbirine karışıyor. Batıdan kasabadan geldik ve yarın doğuya ormanın sıklaştığı ve sahilin ıssızlaştığı tarafa doğru ilerleyeceğiz. Burhan Usta bizi bıraktıktan sonra hemen eşyalarımızı düzene sokup, çadırlarımızı kuruyoruz. Her şey bittiğinde hava neredeyse karamış oluyor. Sabah erkenden yola devam edeceğimiz için çok fazla yayılmamalıyız. Yanımızda hazır makarna var, bir de tavada köfte yapıyoruz. Ardından kamp ateşini yakıp anın tadını çıkarıyoruz. Bugün şans yüzümüze güldü. Bir kaç saat önceki umutsuzluktan eser kalmıyor artık. Sabah henüz kahvaltı edememişken Burhan Usta geliyor. Burhan Usta sevimli bir tip. Oldukça şişman fakat traktörü onunla ters orantılı şekilde küçük. Tipik bir Trakyalı, şişko olmasında akşamları yuvarladığı rakı ve mezelerin etkisi olduğundan son derece eminim. Biz kahvaltı ederken onu da kamp sandalyemize oturtup, çay ikram edip ağırlıyoruz. Sonra hızlı hızlı çok da dağılmayan eşyalarımızı toplayı karosere yüklüyoruz tekrar. Doğuya doğru 3-4km gidiyoruz. Engebeli yollardan ustalıkla geçiyor Burhan Usta. Tam da istediğimiz gibi bir yere geliyoruz yaklaşık 20-25 dakikalık yolculuktan sonra. Burhan Usta ile Pazar günü buluşmak üzere sözleşip onu gönderiyoruz. Artık doğanın ortasında bir başımayız. İstediğimiz yerdeyiz sonunda. Ölçüp biçip çadırlarımızı ve tentemizi kamp alanına yerleştiriyoruz. Bu sırada ilk davetsiz misafirimizle karşılaşıyoruz. Bir yılan Güneş'in çantasının üzerinden süzülüp gidiyor. Biraz zaman sonra da bir başkası ile karşılaşıyoruz. Anlaşılan o ki ilk kamp ateşini yakana daha tedbirli olmamız gerekecek. Aslında yılanların bize bir zararı yok. Büyük ihtimalle de kamp yaptığımız sürece biz onları yerlerinden ettik. İlk günden sonra bir daha karşılaşmadık zaten. Kamp alanımız oldukça düzenli ve şık görünüyor. Kamp sırasında ormana, denize bakmak kadar uzaktan kamp yerimize bakmak da keyif veriyor. Yanımızdaki kuyuya gece düşmemek için fosforlu ışığımızı takıyoruz, tüpü rüzgar almasın diye ağaç kovuğunun içerisine yerleştiriyoruz, tüm diğer malzemelerimiz ise tentenin altında. Nasıl unuttuğumuz hala anlayamadığım masa hariç ihtiyacımız olan her şeyimiz var. Eksiklerimize pratik çözümler üretiyoruz. Balıkçı kasalarının içine buz doldurarak 3 gün boyunca yiyecek ve içeceklerimizin soğuk kalmasını sağlıyoruz. Bu oldukça uzun bir süre ve çoğu buzdolabı bu kadar uzun süre soğuğu tutamıyor. Issızlıkta 2 gece aşağı yukarı 3 gün daha geçiriyoruz. Bu üç gün boyunca günde bir kaç defa off-road araçları ile gelip geçenler ve izci grubu dışında kimse ile karşılaşmıyoruz. İzci grubundaki herkes kamp alanımızdan etkileniyor, fotoğraflarını çekenler olduğu gibi izci başı da gelip Güneş'in elini sıkıyor. Eksiklerimiz var tabi ama kamp yapmaya bu kadar yeni başlamışken böyle kaliteli zaman geçirmek ve övgü almak özgüvenimizi yerine getiriyor. Keyfimiz kaçıran hiç bir şey yaşanmıyor. Günlerimiz odun toplamak, yürüyüş yapmak, yemek yapmak, müzik dinlenmek, ateş yakıp etrafında uzun uzun oturmakla geçiyor. Dinleniyoruz. Kendimizi dinliyoruz, doğayı dinliyoruz. Gün batmaya yüz tutarken yanan kamp ateşimiz, gece yarısı sönüyor. Ne yağmur yağması ne suyumuzun bitmesi keyfimizi kaçırmıyor. Zaten tam su bitmek üzereyken, yaptığımız yürüyüş sırasında çalıların için gizli bir bidon su buluyoruz. İlk günden sonra her şey öylece yolunda gidiyor ki, dönüş yolunda başımıza bir şey gelecek diye korkmadan edemiyorum. Pazar günü, Burhan Usta tam da dediği saatte geliyor yanımıza. Tüm eşyalarımız, çöplerimizi karosere yükleyip, atlıyoruz traktöre... Çok güzeldi, hayatımın en güzel tatillerinden biriydi. Eksiklerimizi öğrendik. Daha çok tecrübelendik. Dönüş yolunda da yolu biraz uzatıp Kıyıköy'e gittik. Limanın yukarınsa güzel bir balıkçı öğle yemeğimizi yedik. Sonrası yine İstanbul işte. | ||
|
|
||