|
01 Temmuz 2016, Cuma
saat: 22:06
Bir önceki işimde, vakıfta çalışırken ne zaman Kuzey Irak'a seyahat edecek olsam evdekiler bir tedirgin olurlardı; ben de onlara korkulacak bir şey olmadığını anlatırdım her seferinde. Oysa korkulacak bir şey vardı; Şırnak Şerafettin Elçi havalimanında inip Habur sınır kapısından geçene dek diken üstünde olurdum. Bir yanda asker ve polis, öte yanda yüzleri kapalı, elleri taşlı ve pkk paçavraları taşıyan, devletin umutsuz ve kötücül bir yazgıya terk ettiği gencecik çocuklar. Sonra her yerde bombalar patlamaya başladı, bildiğiniz üzere. Suruç, Diyarbakır, Ankara, Bursa, İstanbul ve en son yine İstanbul Atatürk havaalanında en az 42 suçsuz insanın canına mal olan patlama... Bir baktım ertesi gün, her gün kullanmak durumunda olduğum marmarayda, hemen evimin yakınındaki caminin önünde polisler. Sorunca 'önlem' deyiveriyorlar. Bu önlemler bunca insan ölene dek neredeydi diye sormadım, gereksiz. Kendi evinde güvende olmama duygusunu ilk kez bu denli yoğun olarak yaşıyorum. Korkulacak bir şey var şimdi. Bu günceyi utanarak yazıyorum. Ne kadar istersem isteyeyim, bugüne dek güvende olmayan insanlarla gerekli empatiyi kuramamış olduğumu ayırt ederek utanıyorum. Yitip giden her cana üzülüyorum dersem yine yalan. Onlar benim için hala birer sayıdan ibaret çünkü ama artık anlıyorum. Güvende olmamak ne demek, şansa yaşıyor olmak ne demek... Şimdi biliyorum. Aslında daha önceki bombalardan herhangi biri patlarken de anlayabilirdim ama anlamadım. Bu denli yoğun hissedemedim. Dedim ya, utanıyorum bunları yazmaktan. Hala ne yapmam gerektiğini de bilmiyorum. Ama belki ilk kez korkuyorum. | ||
|
|
||