12 Aralık 2016, Pazartesi
saat: 00:54


bazı bazı kafama düşünceler geliyor, gereksiz bir karmaşa haline giriyorum. eski sorular canlanıyor, "neden" soruları, "nasıl" soruları. yanlış sorular aslında, bunları daha önce düşünüp çözümlemiştim. çözümlemiştim dediğim de, bunların aslında cevabı olmadığını, ve öğrenmenin bir işe yaramayacağını fark etmem. yoksa cevabı bulmuş değilim. ama kafa işte, illa bi cevap arıyor bulmaya çalışıyor.

yalnız dünyanın adaletli bir yer ya da adil diyelim olmadığını fark etmek zor değil. zira özet geçelim, adalet bizim yarattığımız bir kavram oluyor ve doğa bizimle aynı düşünmüyor bu konuda. yalnız yine de bencilleşmek istiyorum, kendime dönüyorum ve ne yapmak istediğimi bilmiyorum.

en başında bu para işini bulan mahlukatlar o kadar yanlış yapmış ki, her şeyin başı bir para motivasyonu istiyor ve bu çok acı. şükür, bunu dert etmeyecek durumdayım, muhtemelen hiçbir zaman da dert etmek zorunda kalmayacağım ama yine de bize dayatılan bu hayat tarzı hoşuma gitmiyor.

özgür olmadığımızın farkındaydım, farkındayız; ama sanırım düşündüğümüzden daha da büyük bir hapishane içindeyiz. sadece bu hapishane o kadar büyük ki, hapis olduğumuzu anlamıyoruz o kadar. tek fark bu yani. küçük olsaydı duvarları görecektik. şu an ise hepimiz göremiyoruz, o kadar.

gerçek özgürlük, kendi dünyamızı kurmuş olmamız olurdu; ancak biz düzene geldik. bir ortama girdiğinizde; orada eski arkadaşlar gruplaşmış olur ve yeni olursunuz, hiçbir zaman o grubun net bir parçası olamazsınız ya işte onun gibiyiz. dünya kendi içerisinde gruplaşmış, yalan kurallar ve ahlaki değerler uydurmuş. senin de girip adapte olmanı istiyorlar.

ha, çok yersiz bir istek değil. çünkü bilincimiz, bebeklikten itibaren bu değerlerle yetişiyor ancak eğer görmeye çalışırsan bir yerden sonra aslında bunların bir sinema filmi gibi olduğunu görebiliyorsun ve barkovizyonun arkasını merak ediyorsun. (bkz: the truman show) hakkımız mı o arkayı görmek bilmiyorum, hak nedir? bunu da düşünmek gerekir belki. çünkü her şeyi hak olarak görmeli miyiz teorik olarak? toplumsal olarak göremeyeceğimiz aşikar ama, olsun.

bir sürü isimler vermişler, uğruna savaşlar yapıyorlar o kadar anlamsız, o kadar saçma. biri diyor sen beyazsın, biri diyor sen karasın ve daha "üstün" olduğunu ispatlamaya çalışıyor. bir diğeri sen "burada" doğdun, sen "orada" doğdun diyor ve bunun bir önem arz ettiğini düşünüyor; o kadar aptalca ki.

insanları neye göre sınıflandırmalıyız? bunun üstüne de düşündüm. dedim ki ben zeki miyim? peki zekiysem bu benimle alakalı bir şey mi? yani ben kendimi çalışarak zeki mi yapmış oldum mesela? ya da sen çok güzelsen, bu senin emeğin midir? emeğimiz bile olmayan şeyler ile övünmek el şeyiyle gerdeğe girmek gibi olmuyor mu? ya da aslında gerçek soru, herhangi bir şey ile ya da şeyimiz ile övünmenin 1- amacı nedir; 2- getirisi nedir ? bundan kurtulmamız gerekiyor ancak bu sanırım insanın içine kodlanmış bir mevzu.

"bragging" dediğimiz şey işte. geçen gene aklıma düştü. ne kadar garip ki, katil bile katilliği ile övünmeyi düşünüyor. belki de sırf yaptım demek için yapıyoruz bazı şeyleri, peki neden? işte bu güzel bi soru, cevabı ne değiştirecek peki? hiçbir şey. o yüzden yanlış sorulardan biri işte.

her neyse.
o kadar garip bir ortamdayız ve o kadar özgür değiliz ki, kendi doğrularımızı kurarak yaşayamıyoruz. ha biri çıkıp der, peki benim doğrum seni öldürmek olursa ne yapacağız der. burda 2 seçenek var; 1- deneyebilirsin; 2- öldürebilirsin. sonuçta karıncayı da cırt diye eziyoruz ve hiç fikrini sormuyoruz, ya da anne karınca, baba karınca ne düşünür evladım diye üzülür mü diye düşünmüyoruz. ama bir insan ölünce böyle değiliz. bu da bir ırkçılık gibi görülemez mi, ya da ayrımcılık diyelim daha genel tabirle.

yani özetle ikiyüzlüyüz, benciliz, övünmeyi seviyoruz, bol yalan söylüyoruz ve açgözlü egoistleriz. bi de bu salak özelliklerimizin arasında ortalama özelliklerimiz olduğunda övünmeye çalışıyoruz, kendimizden daha "iyi" (görece) şeyler gördüğümüzde üzülüyoruz ve mutlu olmuyoruz. kolay değil mi cevabı? mutluluğu fiziksel entitilerde arıyoruz (çok mal çevirdim) ve bunun doğru olmadığını anladığımız noktada psikolojik olarak kötü bir travma yaşamış oluyoruz artık çoktan.

bazı şeyler amaç uğruna olur diye düşünüyordum belki de romantik bir düşünceydi bu. hani öyle olsun ya, daha iyi gibi. ama tamamen kontrollü rastgelelik gibi bir şey olduğuna inanıyorum. yani her şeyin tamamen denk gelmesi gibi bir mevzu. tabi felsefi rastgelelik belki tartışılır ama; "plansız" diye çevirmek ya da düzenlemek daha doğru olur bu sözcüğü belki. tamamen plansızız, amacımız yok. hepimiz random bir fonksiyon ile dağıtılmış / dağılmış gibiyiz.

belki de hayat amacının "ibadet etmek" olduğunu düşünenler, "büyük adam olmak" gibi bir hedef güdenlerle aynı kafadadır ve aynı şeyi savunuyordur. halbuki hiçbir şeyiz. ve "bir şey" olduğunu zanneden herkes sadece kendi gözlükleriyle oradalar, bir köpek ceo ya da baksa, işçiye de baksa muhtemelen aynı tepkiyi verecek. doğa da bunu yapıyor. ceo diye ölmemezlik etmiyorlar, hasta olmamazlık olmuyor. oluyor, ölüyor.

ne yapmak lazım peki. kabulleneceğiz bu kesin yani bir şeyleri kabullenmek gerekiyor. bu toplumda ya da bu dönemde yaşamak için para gerekiyor bu da 2. para elde etmenin (kazanmanın demedim) türlü yolları var. 1- çalışmak, 2-çalmak. bu mantık ile bakınca çalmak "çok ahlaksız" gelmiyor kulağıma mantıklı düşünürsek. tabi üstü çok kapalı kaldı, ben karın doyurmak manasında paradan bahsediyorum, çalmak ve bunu ekmek kapısı olarak görmekten değil. neyse.

çalmak suç olduğu için zaten geçiyoruz, geriye çalışmak kalıyor. peki ne iş yapacağız? neye yeteneğimiz var nereden anlayacağız? bi de işimizi sevmeli miyiz? daha da önemli olan bir soru var.

yaptığımız "işin" amacı nedir? hadi biz para için çalışıyoruz, ama çalıştığımız kurum ne yapıyor? mesela silah mı üretiyor? ya da gıda mı üretiyor? peki gıda üretirken kullandığı malzemeler önemli mi bizim için? ya da üretilen silahların günahsız/suçsuz insanlar üzerinde kullanılması önemli mi?

çok fazla soru var. bu kadar cevap da gelmez. çalışmak için diploma istiyorlar, diploma için okumak lazım. okumak için disiplin ve ders çalışmak gerekiyor. bunun için bir de para lazım işin komiği. yani bilginize göre değil çünkü diplomanıza göre test ediliyorsunuz.

çok aptalca değil mi?
çok fazla okudum, benim kadar okumayıp benden fazla şey bilen insanlar tanıyorum. sırf bu örnek bile (gerçi n=1) bu teorinin tutmadığını kanıtlıyor ama, yine de bu arayış neden? çalışacağımız şeyi genellikle;
1- iş yerinde öğreniyoruz
2- okulda öğrendiklerimizin çok küçük bir yüzdesini kullanarak yapıyoruz.

yalan mı? değil.
e bunları dışarıdan öğrenemez miyiz?

her şeyi "kurallara" böldüğümüzü sanıyoruz ama aslında sınıflandırıyoruz ve bunlar çok farklı şeyler. "bilgi sahibi olmak" bir kural olur, bilgi ortadadır ve edinilir. sonra da bunu test edersin ve işe alırsın mesela. ama "diploma şartı" koşmak saçma değil mi aslında?

bu şekilde yazmaya devam etsem herhalde düzensiz bir risale ortaya çıkarırım. bu benim yeteneğim mi? değil. bu yanlışların sayısının çok fazla olmasından kaynaklanıyor. sıkılmaya başlıyorum yeniden. artık bilgiye açlığım da yok, kendimi kabul ettirme çabam da. süzülüyor gibiyim ama bunun kaybolmaktan farkı nedir? "be water my friend", "be shapeless, like water" tamam ama bu suyun sonu nereye gidiyor?

her şeyin sonu insanın kişisel mutluluğu olmalı. bu mutluluğu da yanlış yerlerde aramamamız gerekiyor. bu yanlış yerleri deneme yanılma ile görmek yerine öncesinde biraz düşünmek kafi sanıyorum. ve etrafımızda gördüğümüz/duyduğumuz yaşadığımız "her şey" bizi yanlış şeyi aramaya iterken, bunu başarmak çok daha zor.

sanırım, ne yazık ki bu "arayış" için, gözlerimizi dört açmamız değil de, kapatmamız gerekiyor.

istanbul
hosting