|
02 Şubat 2026, Pazartesi
saat: 22:30
MERKEZİ MERASİM Müdür muavini Ömer Eymen'in masasında her sabah aynı tören tekrarlanırdı. Önce çekmeceyi açar, içinden sararmış bir peynir rendesi çıkarırdı. Sonra da - kimsenin görmediğinden emin olarak - küçük bir parmesan parçasını yavaş yavaş rendelerdi. "Bu bir merasimdir," derdi kendi kendine. Karaköy Çarşısı suç ortağıydı, parmesanları oradan alıyordu. Ömer Eymen her defasında "Kendine ait Hunulululuklar deyince de ben," deyip muzipçe gülerdi. Her ayın onbeşinde maaşını aldıktan sonra kasaptan 1 kilogram kuzu-dana kaburga yaptırıp, satırla kıyma haline getirirdi. Kıymaları şişe geçirip pişirir ve mahallenin kedilerine yedirirdi. Ama asıl tuhaflık perşembe günleri başlardı. Öğle tatilinde merkez müdürlüğünden çıkar, tam karşıdaki kırtasiyeye giderdi. Oradan bir cetvel alırdı. Hep aynı ebatta, hep aynı markadan. Otuz santimlik ahşap cetvel. Eve geldiğinde bunları - hiç açmadan - dolabın en alt rafına yerleştirirdi. Şimdiye kadar 452 cetvel biriktirmişti. "Niye alıyorsun bunları?" diye sormuştu bir keresinde karısı. "Bir gün lazım olur," demişti Ömer Eymen, gözlerinde garip bir parıltıyla. 20 cetvelden sonra saymayı da, sormayı da bırakmıştı karısı. Cumartesi akşamları ise balkona çıkar, parmaklarını havaya kaldırır, sanki görünmez bir orkestrayı yönetiyormuş gibi sallamaya başlardı. Komşular artık alışmıştı bu manzaraya. "Ömer Eymen Bey yine şef oldu," derlerdi aralarında. Bir gün merkez müdürü Şükrü Bey çağırdı onu. "Ömer Eymen Bey, şu cetveller meselesi..." Kalbi durdu Ömer Eymen’in. Nereden duymuştu? "Hangi cetveller efendim?" Dişlerini sıkıyordu. "Kırtasiyeci Remzi anlattı. Her hafta bir cetvel alıyormuşsun. Müdürlüğün cetvellerini de çalıyor musun yoksa?" diye takıldı. "Yok efendim! Kendi paramla alıyorum. Satır satır tutuyorum hesabını." Eğer şaka yapıyorsa, hiç hoş değil diye düşündü. Şükrü Bey durakladı. "Ne yapıyorsun onlarla?" "Saklıyorum." "Neden?" Ömer Eymen pencereye baktı. Dışarıda martılar dönüyordu. Başıboş, sınırsız. "Bilmiyorum efendim. Belki de bir gün hepsini yan yana dizip merkez müdürlüğünden Üsküdar'a köprü kuracağım. Orada durmaları hoşuma gidiyor." Şükrü Bey gülecek sandı, ama gülmedi. Aksine yüzünde tatminkâr bir ifade vardı. "Anlıyorum," dedi. “Neyi anlıyordu acaba tam olarak” dedi içinden Ömer Eymen. "Masanızın çekmecesindeki parmesan için de bir açıklamanız var mı?" "O başka bir merasimdir efendim." Şükrü Bey kalktı, pencereye yürüdü. Uzun bir sessizlik oldu. Sonra döndü, Ömer Eymen endişeli, bekliyordu. Ömer Eymen’in yanına geldi, elini omzuna koydu. "Yarın akşam bize gel," dedi. "Karınla birlikte. Yemeğe." Ömer Eymen şaşkındı. “Tabi geliriz.” diyebildi. Ertesi akşam Şükrü Bey'in evine gittiklerinde, kapıyı müdür bey açtı. Elinde bir şef çubuğu vardı. "Geç geç," dedi gözleri pürneşe. "Balkondayız." Balkona çıktıklarında Ömer Eymen dondu kaldı. Yerde yan yana dizilmiş onlarca cetvel vardı. Satır satır, muntazam bir düzen içinde. Cetvellerin üzerinde ince ince rendelenmiş parmesan serpiştirilmişti. "Ne oluyor?" diyebildi, şaşkın. Şükrü Bey hararetle anlatmaya başladı: "Bugün satırla iki kilo danayı kıyma haline getirdim. Şişlere geçirdim, pişirdim. Ama kedilere değil. Bize. Sonra senin cetvellerini müsadere ettim. Eşinden rica ettim, biraz direnmiş bizim odacıya ama sağ salim getirttim. Merak etme, hepsinin parasını ödedim. Rendelerim de vardı zaten evde. Ben de ezine rendeliyorum her ayın yirmi birinde. Şükrü Bey devam etti. “Ben orkestra şefliği yapacağım. Bunu şu anda yapmalıyım, anlıyor musun? Sen cetvellerin üstüne parmesan rendele lütfen. Karılarımız kebapları bölüştürsün.” Karılarımız diye düşündü Ömer Eymen… Şükrü Bey balkonda görünmez orkestrayla senfoniler çalarken, Ömer Eymen dizilmiş cetvellerin üzerine tık tık tık parmesan rendeliyordu. Kadınlar şişlerdeki kıymaları porsiyonlara böldüler, olanlardan ötürü şaşırmış görünmüyorlardı. Aşağıdan komşular ise hayretle bakıyordu olan bitene: "İkisi de delirmiş," dedi birisi. "Yok," dedi diğeri. "Memurlar böyle işte. Satır satır ölüyorlar içeride. Bazen de böyle, dışarıda..." Gece yarısı kıymalar bittiğinde, parmesan tükendiğinde, cetveller toplanıp köşeye yığıldığında, her ikisi de yorgunluktan yığılmış bir halde balkonda oturdular, sigara yaktılar. Kadınlar içeride Türk dizisi izliyorlardı. "Biliyorsun değil mi?" dedi Şükrü Bey. Bilmiyordu. "Ben her cuma tramvayda aynı şarkıyı söylerim. İçimden değil. Yüksek sesle. Karaköy'den Beyazıt'a kadar." "Hangi şarkıyı?" "Hiç duymadığım, hiç olmayan bir şarkıyı. “Koramazı gopgüm beşlisi adı.” Ömer Eymen başını salladı. Anlıyordu. Sabah Karaköy’e gitti. Hem kırtasiyeye girdi, hem şarküteriye. O güne özel bir cetvel ve ertesi gün için bir parmesan aldı. etyen. | ||
|
|
||