05 Kasım 2026, Perşembe
saat: 16:44


İki hikaye ve birkaç ayrı karakter kafamda yan yana yaşıyor. Biri do bemol biri si diyez ama aynı anlarda çıkıyorlar. Armin ve Evrenin sürekli önce kendilerinin sonra hepimizin sözlerini kesmesi gibi.
Eski bilgisayarım, mini Mac masa bilgisayarım ve hiç alışmadığım yeni bilgisayarım var. 400 sayfa not var belki 5 satır içinden anca çıkar.

Ölmeden ölce ne kadar çok silmemiz gereken chat gpt konuşması, telegram adresleri, hatırlanmayan üyelikler, banka hesapları var.

Öldükten sonra belki de smart device ile gömülmeli ve bazen tweet atmalıyız.

Kay ve Nzinga ile güzel bir halloween geçirdik. O çocuklarına el yapımı kostümler yapmıştı. Bense kendi mehteran şapkam için çok uğraşmış (5-6 dakika) çoktan yorulmuştum. Evren, pelerinli batman maskesini taktı. Nzinga, annesinin tek kişilik geçmeli çarşafın çeşitli yerlerine kanlı eller yaptığı, göz kısımlarını kestiği hayalet kostümüyleydi. Arkalarından yürüdük, dükkanlara girip şeker almalarını teşvik ettik. Ben çekimserdim. Afrikalı bir restoran sahibi, çocuklara birer euro verdi. Kay güldü. Typical dedi.
Nizinganın başındaki çarşaf sürekli kayıyordu. Bu yüzden çoğu zaman görmeyerek my eyes my eyes diyerek oraya buraya çarpıyordu.
Evren, Batman maskesi 3 yıllık olduğu için sıkışmış bir haldeydi ve bir müddet sonra ah boynum tutuldu dedi.
Biz Kay ile ondan hoşlanan bir başka veliyi ve ergenlik dönemine giren diğer oğullarımızı konuşurken Evren ve Nzinga sürekli kıyafetlerinden dolayı bir şekilde duruyor düşüyor, arkada kalıyorlardı. Her mağazaya girmeden önce can tıraş çıkardıklarını kostümlerini tekrar koyuyor ve dışarıda diğer anne babalarla sıramızı bekliyorduk. Gece çökmüştü. Evren tamamen maskesini çıkarmış koltuğunun altına almıştı. Nzinga Kemal Sunalın osmanlı halleri gibi çarşafı iki kat başının üstüne katlamış, torbasından çikolata yiyordu.

En azından bıyık yapabilirdim ve bir tokmak.




saat: 14:21

Bir kaç ay önce bir çay partisine gittik. Enteresan bir gündü. 3 yıla yakındır günleri maddesiz geçiriyordum. Benin gazeteci arkadaşı John bizi evlerindeki çay partisine davet etti.
En son karısının cenazesi için gitmiştik sanırım. Sonra John daha sonra cinsiyet değiştirecek(ikisi de) bir kız bir erkek çocukla ,herhalde, zor bir dönem geçirdi. B ile Emmy alacak Monsters'ı çekti.

Arada Necmi'den aldığımda ona da göz hakkı gönderirdim. Çok alkol içerdi. İyi içerdi. Amerikalı'ydı, çok akıllı görünmezdi ama bu John'un iyi gazetecilik personasının bir parçasıydı. İnsanlar ona bir çocuğa anlatır gibi her şeyi anlatırlardı. John al yanaklarını ve gülünce kısılan gözlerini daha da kısarak anlamaya çalışır gib kafasını eğerdi.
John'da bir şekilde benimle aynı dönemler AA-NA paylaşımlarını dinlemiş ve yine benim gibi, bir yol olarak toplantılara gitmeye, basamak çalışmaya başlamış.
Bir sponsoru var. Benim sponsorum, bitcheness seviyesi testesteronla menopoz ortasında bir kadın doktoruydu. Onun da iki çocuğu var diye onu seçmiştim ama o benim geleceğimde yaşıyordu, ben onun geçmişi ve birbirimizle zamanlarımız uymadı ve patladık. Zaten sponsor meselesine hiç ısınmamıştım. Her neyse, böylece konuşacak şeyimiz çıkıyor. Akraba gibi falan hissediyorsun kendini. Fight Club members.

John bizi evine öğle çayına davet etti. Böylece alkol içeren ortamdan uzak duracaktı, yine de bir sürü atıştırmalıkla beraber şarap da vardı.

Ev büyüktü, yaklaşık 30-40 kişi vardı, kapıya yakın olan kapıyı açıyor, sigara içenler ufak balkona doluşuyordu.(ben ve siyah bir kadın)

Birileriyle konuşmak zorunda kaldık. İsteyerek konuştuk. Bir Alman belgeselci'yle konuştuk. Werner Herzog'un oğluymuş. Ben bu bilgiyi alınca Werner Herzog'un ölüp ölmediğini hatırlayamadığımdan, İngilizce is ya da was mı acaba uygun düşer diye bir karara varamadığımdan mutfağa gidip diet kola aldım. John' ve ben. sadece ikimizin bildiği, madde yoksunluğunun belki de hiç geçmeyecek o jittery bacaklarımız, kaslarımız, ortalarda dönüp durmamız., Tam kimseye konsantre olamamamız. Fitting in çabası.
Döndüğümde biraz Çinli işimden bahsettim-yakındım. O da aslında sihirbaz olduğunu ama belgesel işi yaptığını söyledi.
Herzog'un sihirbaz oğlu.


Sonra Armin geldi. Armin'i Dark matter'a götürmek istedim. Acayip bir ışık ve ses sergisiydi. Sonra da marinaya gider otururuz dedim.. İkisini de bulamadım. Açtık, sergideki ışıklar epilepsisi- aslında bende yok ama o kadar uzun zaman epilepsi ilacı kullanıp bir anda bıraktım ki, beynim epilepsim olduğunu düşünüyor.- Sisyphosun önünden geçtik.
Her şeyiyle kötü oynanan bir filmden parçalar gibiydik Arminle sergiden dönerken. uzun tırnaklı ve takma kirpikli bir kadın taksiciyle döndük. Berbat pop bir radyo kanalı çok çok yüksek sesle açıktı. Armin ve aramdaki mesafe büyüyordu, müzik azalmıyor, gökyüzü yetmezmiş gibi yağmur bulutlarıyla bütün bunların paranoya olmadığını gerçek olduğunu söylüyordu. Sesi kıstırabilmem lazımdı, Armin de bunu isterdi ama ben, bir açıdan hiçbir şeyden zevk almayan ergen oğlumu cezalandırıyor ya da müzik giderse aramızdaki sessizliğin daha da büyüyeceğinden korkuyordum.
Neden bulamadım marinayı. Müzeden çıkıp uzun uzun bir inşaattan geçtik ve sadece bir metrelik bir iskele ve kirli bir su vardı.
Burası böyle değildi. Bir pazar günü Pöge ve kuzenim Hakan ile burda şampanya içmiş sonra da Sisyphosa girmiştik.

Armin için burası dehşet verici olmalı. Neden getirdim onu buraya.

Tuhaf bir gündü. Hiçbir şey gerçek veya sürdürülebilir gibi görünmüyordu. İlk orda tekrar içmeye başlamaya karar vermiş olabilirim.




istanbul